Gazete Yeditepe’de söyleşi

Gazete Yeditepe’de söyleşi

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu:
“Ben şahsen ders kitaplarının bir tür “kamu hizmeti” gördüklerini düşünüyorum. Benim için önemli olan ders kitabımın öğrenciye ulaşması ve ondan mümkün mertebe faydalanmaları.”


Akademisyenlerin yazdıkları kitaplarda alıntılar genelde yabancı kaynak ağırlıklı. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Benim uzmanlık alanım medya. Uluslararası medya üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla yabancı kaynak kullanmam gerekir.Yabancı dil sorunu yaşayan, kısıtlı Türkçe kaynaklar çerçevesinde üretim yapan akademisyenler var, kanımca günümüzde bir akademisyenin bir değil, iki hatta üç dil bilmesi gerekir.

Kitaplarınızı yazarken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Ben her akademisyenin imkanları çerçevesinde yurtdışında bizzat yerine gidip araştırma yapmasından yanayım. O ülkenin medyasını araştırıyorsan eğer, o ülkenin üniversitelerine, kütüphanelerine, seminerlerine katılmalısın. Ben açıkçası “Uluslararası Medya” kitabımı böyle yazdım. Japonya ya da Çin’e gitmedim ama ABD, Macaristan, İngiltere ve Fransa’ya giderek orada araştırmalar yaptım. Kaynakça bölümünde tabii bir sistematik içerisinde ulaşabileceğin daha doğrusu ulaşman gereken her türlü kaynağa ulaşıyorsun.

Alıntılar bazen internetten oluyor ve denetim çok zor. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben internetten kaynak kullanımını sevmiyorum, açıkçası bilimsel çalışmanın internetten hazırlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Burada kesinlikle İnternetten faydalanmayın demek yanlış olur, bazen öyle bir kaynağa ulaşabilirsiniz ki başka yerde bulamayacağınız bir kaynaktır. Ama sırf internetten ‘kopyala-yapıştır’ olmaz. Ben hala kitabın sayfalarını çevirirken çıkan o sesi sevenlerdenim. Benim kitaplarımda internetten alınan çok az sayıda alıntı var.

Kaynak göstermeden, ortaya çıkan eseri kendilerininmiş gibi gösteren meslektaşlarınız var. Meslek etiği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu.

Meslek ahlakıyla tabii ki bağdaşmıyor. Ben tanımıyorum, bilmek de istemiyorum bu insanları. Etik dışı, meslek için üzücü bir durum. Bu meslek, vicdani yükümlülük gerektiren bir meslek dolayısıyla bu işe soyunmuş birinin buna uygun davranması gerekir.

Kitabın yazım aşamasından yayımına kadar sistem nasıl işliyor?
Doçentlik kriterlerine göre yeni bir puantaj sistemi geldi. Bu doçentlik kriterlerine göre kitabınızın tanınmış bir yayınevinden çıkması gerekiyor. Eskiden doktora tezi gibi doçentlik tezi yazılıyordu. Jüri tamam derse doçentlik titri alıyordun ardından kitabını yayımlatıyordun. Yayınevi önce sana kitabını kaç öğrenciye satabileceğini, yani öğrenci adedini sorar. Bunlar genellikle ders kitapları basan yayınevleridir. Doktora veya doçentlik sonrası tez formatındaki kitapları 80-100 adedi aşmamak üzere telif ücreti vermeden basıyorlar. Ancak kitabının yayımlanması doçentlik titrinin alınacağına dair bir gösterge değildir. Kitabın olmasına rağmen doçentlik sınavından kalabiliyorsun. Örnekleri var, iki üç kitabı olup da kalanlar var. Nitelik çok önemli ve Türk bilim yaşantısına getirdiği katkı. Eğer o alanda ilk örneği ise ve o örneği güzel bir şekilde belirli bir kuramsal çerçeve içinde yapılıyorsa, öğrenciler bundan faydalanıyorsa, dağarcığını genişletiyorsa o zaman yapılan üretim amacına ulaşmış demektir. Ders kitabı sahibi olan bir kişinin “İki bin üç bin basacağım, şu kadar zamanda tüketeceğim” diye bir iddiası olamaz. Ben şahsen ders kitaplarını bir tür “kamu hizmeti” olarak düşünüyorum.

Bu sistem sizi yayıneviyle ve onun patronuyla karşı karşıya getiriyor.

Haksızlıklar oluyor, olmuyor değil. Bu da yayınevinin etik anlayışıyla ilgili.Bazı yayınevleri bastıkları kitap sayısını az söyleyip ona göre düşük ücret verebiliyor,ya da kitap tükenip yeni baskıyı sizden habersiz yapabiliyor. Ancak, bu tür yayınevleri piyasada tutunamazlar zira bu işi kaliteli rekabet içinde profesyonelce yapanların sayıları son yıllarda artmaya başladı.

Sizin de belirttiğiniz gibi kamu hizmeti yapmak amacıyla üretilen bir kitabın üniversitelerin dört duvarı arasından çıkıp insanların anlayacağı bir şekilde onlara da ulaşması gerekmez mi?
Kitabın dağıtımı ve ulaşması açısından bir sorun yok burada. Sıradan insanımızın kitap okuma alışkanlığı yok ki ders kitabını alıp okusun. Gazete okuma alışkanlığı bile yok. Biz halen kentleşme sürecini tamamlayamamış bir toplumuz. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş sürecini henüz tamamlayamadık. Kaç kişi merak edecek ki ABD’deki savaş dönemi medya nasıl? Büyük Britanya’daki medya nasıl? Bana kitabım vasıtasıyla bir çok kişi ulaştı. Mesela ben ne zaman televizyona çıkmışsam bir kitabım gündeme geldiği içindir. Demek ki medyanın ilgisini üreten hocalar çekiyor. Çağrıldığın seminerler, sempozyumlar genelde ürettiklerinle ilgili oluyor. İdil Bulut Yeditepe Ünv. İletişim Fak. Gazetecilik Böl.06.05.2005

admin

Mesajınızı bırakın