Category ArchiveDiğer

SIRA DIŞI, ABİDE BİR ŞAHSİYET : SÜREYYA AĞAOĞLU

                                                           Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu

Süreyya Ağaoğlu… Hayatı boyunca birçok ilki gerçekleştirmiş abide bir şahsiyet. Zorlu şartlar altında Türk kadınına yol gösteren ve onlara hukukçu olma yolunu açan Süreyya Hanım kendi tabiriyle “inançları uğruna çok sahada mücadele etmiş bir Türk kadını” dır. Bu mücadelesi sonucunda da gerçekleştirilmesi zor birçok şeyi başardığı ise su götürmez bir gerçek.

Süreyya Ağaoğlu 1903 yılında bugünkü Azerbaycan sınırları içerisinde dünyaya gelir. Babası Ahmet Bey gençlik döneminde Paris’te kalmış, hocası Ernest Renan’ın ülkesine dönmemesi telkinlerine karşı, ülkesinin ona ihtiyacı olduğunu düşünerek geri dönen bir entelektüeldir. II. Meşrutiyet’in ilanı ile beraber İttihatçılara katılmak üzere babasının İstanbul’a gelme kararı almasıyla küçük Süreyya’nın yolu da buraya düşer.

Çocukluk yılları İstanbul’da entelektüel ve milliyetçi bir çevrede geçmiştir. Babasının içinde bulunduğu ortamlardan dolayı evleri sürekli dönemin ünlü isimlerinin uğrak yeri olmuş, kendisi de aktüel siyasi ve fikri akımlardan haberdar kalmıştır.

Babamın hür, demokratik fikirleri bizim genç dimağlarımıza o denli işlemişti ki lisede arkadaşlarımla aklımın erdiğince cumhuriyet rejimini tartışıyor ve daha o zamanlar avukat olmaya karar vermiş bulunuyordum. Tabi, Osmanlı saltanatının hüküm sürdüğü o yıllarda arkadaşlarım bu fikirlerime gülüyor ve “Padişahım çok yaşa” diye bağırıyorlardı.

Çocukken ilerde ne olacağı sorusuna “Avukat olacağım.” cevabını veren Süreyya Hanım bu ısrarını sonuna kadar sürdürmüş, çevresindekilerin kadınlara daha uygun bir meslek seçmesi telkinlerine karşı bunu başaracağına inanmıştır. Liseyi bitirir bitirmez hukuk fakültesini kadınlara açtırmak ve hukuk eğitimi almak için 1921 sonbaharında Darülfünun’a gider. Fakülte dekanı Selahattin Bey’in kapısını tıklatır, kendini kısaca tanıttıktan sonra “Hukuk tahsili yapmak istiyorum, beni hukuka kaydeder misiniz?” der. Selahattin Bey bu istek karşısında şaşkınlığını gizleyemez ve ufak bir kahkaha patlatır. Ancak Ağaoğlu’nun aldığı cevap umut vericidir. O dönem kadın ve erkekler beraber okuyamadıkları için öğleden önce erkekler öğleden sonra kadınlar eğitim görüyordu. Tek bir kişi için de bütün hocalar öğleden sonralarını ayıramazlardı. Bu sebeple üç arkadaş daha bulması halinde kendilerine fakülte açılacağı söylenir. Diğer fakültelere yazılmış üç arkadaşını bu kararından caydırır ve hukuk okumaları için onları ikna eder. Böylece hukuk fakültesinin kapıları kadınlara da açılmış olur.

Milli Mücadele yılları ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında geçen üniversite hayatının ardından Süreyya Ağaoğlu 1925 yılında mezun olur ve Milli Mücadeleye katıldığı için Ankara’da olan ailesinin yanına gider. Babası Ahmet Ağaoğlu Atatürk’ün yakınlarından olduğu için onu yakından tanıma fırsatı bulmuş, beraber çokça zaman geçirmişlerdir.

“Gazi ve Latife Hanım, Keçiören’deki evimize sık sık gelirdi. O devirlerde Gazi sıcak aile çevrelerinde vakit geçirmeyi sever, yetişen gençleri bir baba övgüsüyle takip ederdi. Bizler o senelerde Ankara’nın sayılı okumuş, yüksek tahsil yapmış ve batılı anlamda hayat mücadelesine atılmış genç kızlarıydık. Bize karşı sevgi ve övgülerini saklamazdı. Yaramazlıklarımıza gülerdi. Bir gün Tezer ile dört el piyano çalışırken çok güzel çalan kardeşimin düzeltme ve uyarılarına dayanamayarak Tezer’in elini tırmaladım. O gece Latife Hanım ile birlikte bize gelen Gazi, Tezer’e “Eline ne oldu?” diye sordu. O da: ‘Kedi tırmaladı efendim.’ cevabını verince Gazi: ‘Aman o ne tehlikeli kedi, atın onu evden.’ dedi. Tezer bana bakarak: ‘Çok seviyoruz efendim, atamayız” deyince işi anlayan Gazi kahkahalarla güldü.

Süreyya Ağaoğlu 1924-1925 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Ankara‘ya ailesinin yanına döner. Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı’nda staja başlar.. İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar: Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir? Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara’da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Fakat bir sorun vardır: Sadece milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..

Türkiye’nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar.. Dönemin Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu‘ya giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası’nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, onayı verir.. 

İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu’nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.

Şikayetler aynı gün, zamanın Başbakanı ‘Rauf Bey’e de iletilir. Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu‘nu arayıp durumu anlatır. 

Süreyya Hanım, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, “Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin,” der.. 

Süreyya Hanım çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..

Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu‘na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk’e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, “Babanın da, Rauf Bey’in de hakkı var,” der. 

Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Süreyya Hanım, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : “Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !..”

Süreyya hanım şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, “Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor,” der. 

Süreyya Hanım hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası’nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, “Bugün Süreyya’yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek..” der.

Süreyya Hanım’ın şaşkınlığı daha da artar. Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, “Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi,” deyince durumu anlar.. 

Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası’na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez.. 

Bu bir ilk olur… Atatürk ve Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir…

1928 yılında avukatlık ruhsatını alan Ağaoğlu Türkiye’nin ilk kadın avukatı sıfatıyla Ankara’da bir avukatın yanında çalışmaya başlar ve kısa zamanda adliye koridorlarının ilgi çeken isimlerinden biri olur.

1929’da Devlet Şurası’nda (bugünkü Danıştay) raportör olarak görev alır. Şura binasında üye olmayanların ana giriş merdivenleri yerine yandaki servis merdivenlerini kullanacağına ilişkin genelgeyi öğrendiği gün eşitliğe aykırı bu kuralı protesto etmek için ön merdivenleri kullanarak yukarı çıkar. Bu davranışından dolayı açığa alınır, ancak bir süre sonra göreve iade edilir.

1931 yılında kendi isteği ile buradaki görevinden ayrılır ve avukatlık mesleğine devam etmek üzere ailesiyle beraber İstanbul’a gelir. Birçok yabancı şirketin hukuk müşaviri olan Avukat Billiotti’nin yanında çalışmaya başlar. Ağaoğlu’na göre hakim adil olmalı, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi gibi adaleti dağıtmalıdır. Bu yüzden tarafsız olamama korkusu onu hakim olmaktan alıkoymuş, avukatlığa yönlendirmiştir.

Avukatlık mesleğine devam eden Ağaoğlu’nun 1945 yılındaki Londra seyahati hayatında yeni bir sayfa açmasına sebep olur. Buradaki ziyaretleri ve incelemeleri sonucu Londra’daki iş hayatından ve sosyal hayattan bir hayli etkilenir ve burada bir ofis açmaya karar verir. Gerekli izinleri aldıktan sonra Türk hukuk müşaviri sıfatıyla Londra’da çalışmaya başlar. Yılının 6 ayını geçirdiği Londra hayatı hoş olsa da Türkiye’deki işlerinin aksaması sebebiyle 1950 yılında tamamen Türkiye’ye döner.

1946 yılında Amerika’da yapılacak olan Kadınlar Birliği Kongresi’ne katılmak üzere Amerika’ya giden Ağaoğlu resmi işlerin uzaması sebebiyle kongreyi kaçırır ancak Amerika seyahati ona yeni kapıların açılmasını sağlar. Buradaki temasları sonucu İstanbul Barosu’nun Uluslararası Barolar Birliği’ne üye olmasını sağlamış, uzun yıllar bu birliğin tek kadın yönetim kurulu üyesi olarak çalışmıştır. 

1952 yılında Kadın Hukukçular Birliği’ne de üye olan Ağaoğlu bu topluluğun bir süre başkanlığını yapar, 1960’ta da birliğin BM Cenevre Teşkilatı temsilcisi olur.

İngiltere ve Amerika’da başıboş ve suç işlemeye meyilli çocuklarla ilgilenen derneklerde incelemelerde bulunan Ağaoğlu Türkiye’de de benzer bir dernek kurma fikrindedir. Bu sebeple 1949 yılında birkaç arkadaşıyla beraber Çocuk Dostları Derneği’ni kurar. Kötü yola düşmüş çocukları topluma kazandırmaya yönelik çabaları Süreyya Hanıma göre hayatı boyunca sergilediği en tatminkar davranışıdır.

27 Mayıs darbesinin ardından Yassıada’da yargılanan kardeşi Samet Ağaoğlu’nun avukatlığını yapan Süreyya Hanım, devam eden süreçte Yeni Türkiye Partisi ile kısa süreli bir siyaset deneyimi de yaşamıştır.

Kadını ilgilendiren ve onun sorunlarının, haklarının tartışıldığı her panelde, açıkoturumda veya seminerde onu muhakkak görürdünüz. Ülke sorunları, siyaset ve toplumsal konuların konuşulduğu her yerde de ona rastlamamanız mümkün değildi. Salonun en ön sıralarında oturur, konuşmaları dikkatle dinler, gerekirse notunu alır ve ille de söyleyecek, eleştirecek, konuşmacıyı sınayacak veya yargılayacak bir sözü olurdu. Kimi zaman çağın gerisinde kalan gençlere üzülür, öfkelenir, bazen gerçekleri göremeyen ve sesini duyuramayan aydınlara kızardı. 86 yaşına rağmen hepimizden genç, dinamik ve mücadeleciydi. Yaşının, yaşlılığını bir an olsun hissetmez ve bize de hissettirmezdi. Süreyya Ağaoğlu bizlerden biriydi. Ülke sorunlarını yüreğinde duyan, gerçek bir Atatürkçüydü… Atatürk’ün devrimlerini ölümüne kadar savunmuştu. Çarşaf giyildiği dönemlerde, henüz 17 yaşında bir genç kızken, kara örtüleri atıp, uygar bir giysiyle öğretmeninin karşısına çıkma yürekliliğini göstermişti. İstanbul Hukuk Fakültesi’nin 1 numara ile kayıtlı öğrencisi ve Türkiye’nin ilk kadın avukatıydı. Çok sayıda derneğin kurucusu, üyesiydi. 1949’da kurduğu “ Çocuk Dostları Derneği” ise adeta onun yaşamının .bir amacı olmuştu. Kadınlarımızın, hakları ve konumları için yeteri kadar mücadele etmediklerinden yakınırdı. En büyük dileği, onların en yüksek ve layık olduğu noktaya ulaştığını görmekti. Tek başına bile kalsa yaşına rağmen bu savaşı sürdüreceğini söylerdi ve nitekim ölümü de öyle oldu. Birçok uluslararası etkinlikte ülkemizi temsil eden Ağaoğlu’nun ölümü de yine böyle bir organizasyonda olacaktır. 29 Aralık 1989’da İstanbul Cihangir’deki Amerikan Lisan ve Sanat Dershanesinde  katıldığı “Kadın Hakları ve Çağdaşlaşma” konulu bir panelde, “Kadınların Yurttaşlık Bilinci” konusunda yaptığı konuşmadan ayrılırken, düşen Süreyya Ağaoğlu beyin kanaması sonucu yaşamını yitirir.

Yaşamı boyunca başı dik, kadın hakları ve Atatürk ilkeleri için emek veren ve Türk kadınının simgesi olan Süreyya Ağaoğlu’nu saygıyla, sevgiyle anıyoruz…

Kaynakça:

Ağaoğlu, Süreyya. “Bir Ömür Böyle Geçti – Sessiz Gemiyi Beklerken” Ankara, 1984.

Alper, S., Yıldırım, G., “Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Ankara Barosu’nun İlk Kadın Avukatı: Süreyya Ağaoğlu”, Hukuk Gündemi, Atatürk Özel Sayısı, 2013.

Saylan, Türkan. “Süreyya Ağaoğlu’nun ardından.” 1990.

https://onedio.com/haber/turkiye-nin-ilk-kadin-avukati-sureyya-agaoglu-nun-ataturk-le-kadin-haklari-acisindan-ders-niteligindeki-anisi-860662

19 Mayıs 1939 Vefatının 58. Yıldönümü dolayısıyla

Cesur Gazeteci ve Mücadele Adamı:

AHMET AĞAOĞLU

                                                                    *Yasemin Giritli İnceoğlu

Tanınmış gazetecilerimizden ve düşünürlerimizden Ahmet Ağaoğlu (1869-1939), Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Şuşa kentinde doğmuşur. Arapça, Farsça ve Rusça öğrenerek, önce doğduğu kasabada Rus orta okulunu ve Tiflis’de lise öğrenimini bitirmiş, sonra Sorbonne Üniversitesi Tarih ve Filoloji Bölümlerine devam etmiş, bu arada College de France okumuş, aynı zamanda da Hukuk Fakültesine kaydolarak, hukuk öğrenimi görmüştür.

Avrupa’daki öğrenim yıllarında Fransız gazete ve dergilerinde doğuya ait konularda yazılar yazmış, (La Nouvelle Revue, Revue Blue), kongrelere katılmış, fikir adamlarıyla tanışmış, ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin  Paris’deki üyeleriyle ilişkiler kurmuştur. Üniversite yıllarında hocası Ernst Renan’dan, yine Paris’de tanıştığı Cemalettin Afgani onun İslamiyete ilişkin düşüncelerini etkilemiştir. Aynı yıllarda karşılaştığı Ahmet Rıza Bey de Ağaoğlu’nu etkileyen kişiler arasındaydı.

1894’de memleketine dönerek,  Azerbaycan’da milli şuurun uyanması için  İsmail Gaspirenski, Hüseyinzade  Ali gibi milliyetçilerle beraber çalışmıştır. Öğretmenlik yapmakla beraber, Hayat, İrşad ve Terakki gibi gazetelerde de yazmıştır. Ağaoğlu bu yazılarında mezhep ayrılıkları davalarının bir işe yaramadığını, halkı geriye iten bir efsane olduğunu, ancak milli birlik ve beraberliğin faydalı olduğunu vurguladığından, bazı tutucuların tepkisine neden olmuştur. Ayrıca Tiflis’de Hüseyinzade Ali’nin yardımlarıyla Fuyuzat’ı yayımlamıştır.

II.Meşruiyetin ilanından bir yıl sonra 1909’da Türkiye’ye gelmiş, ittihat ve Terakki Fırkasına girerek, çeşitli gazete ve dergilere Türkçe ve Fransızca makaleler yazarak, Tercümanı Hakikat gazetesine başyazar olmuştur. Türkçülük hareketinin başında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Şair Mehmed Emin Yurdakul ile birlikte çalışmıştır. Türk Yurdu dergisinin ve Türk Ocağı’nın kurucularındandır.

Aynı yıl İstanbul Üniversitesi’nde yeni kurulan Türk Tarihi kürsüsünde ders okutmaya başlayan Ağaoğlu, 1912 yılında İttihat ve Terakki Partisi genel Merkezi üyeliğine ve Afyonkarahisar Mebus’luğuna seçilerek Osmanlı Parlamento’suna girmiştir.

I.Dünya Savaşı (1914-1918) boyunca Üniversite’deki derslerine devam etmiş, Osmanlı Devleti’nin yarı resmi nitelikli yayın organı (Hilal) gazetesini savaş içinde altı ay kadar yöneten Ağaoğlu, 1918’de özgürlük mücadelesine girişen Azerbaycan’ın yardımına koşan Türk ordusunun siyasi müşavirliğini yapmış, kısa bir süre Azerbaycan’da kaldıktan sonra, İstanbul’a döndüğünde yakalanarak Bekirağa Bölüğünde bir hafta tutuklu kalmış ve 25 Mart 1919 günü Malta’ya sürülmüştür.

Malta’da 2764 No’lu sürgün olarak suçlanan Ağaoğlu, İngiliz komutana yazdığı dilekçelerle özgürlük mücadelesi vermiş ve suçsuzluğunu kanıtlama çabalarına girmiştir. Bu mücadelesinde, daima sağlam hukuk formasyonu, polemikçi gazetecilik tecrübesi, kusursuz Fransızcası ile yazdığı mektup ve dilekçelerle İngiliz komutanı pes ettiren Ağaoğlu, bu başvurularında devamlı olarak özgürlükten yoksun edilişinin nedenlerini sormuş ve adalet istemiştir.1921’de serbest bırakılınca, Milli Mücadeleye katılmış, Ankara’da gazeteciliğe başlamış, daha sonra Basın Yayın Genel Müdürlüğü görevini de üstlenmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra ilk kez Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Kars milletvekili olarak giren Ağaoğlu, aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku dersleri okutmuş ve Ankara’da yayımlanan Milli Mücadelenin resmi organı Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yapmıştır.

1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurucuları arasında yer alan Ağaoğlu, parti dağıldıktan sonra siyasi yaşamdan çekilerek İstanbul Üniversitesi’ne –o zamanki adıyla İstanbul Darülfunun- Türk Medeniyeti kürsüsüne atanmış, hukuk dersleri okutmuş, Cumhuriyet gazetesinde de makaleler yazmış, özellikle Devlet ve Fert başlıklı ünlü on dört makalesi ile gürültüler koparmıştır. Bu yazılarında hem ferdin hem devletin varlığını ifade etmekte, fert yok devlet var diyenlere cevap vermektedir. 1933 ‘de Akın gazetesini çıkarmış, CHP’ye muhalif bir çizgi izleyen gazeteyi kısa süre sonra kapatmak zorunda kalmıştır. 1933 Üniversite reformunda kadro dışı bırakılınca emekliye ayrılmıştır. Son yıllarında Kültür Dergisi ve İnsan Dergilerinde Hukuk Tarihi, Uygarlığın Gelişimi gibi konulara ilişkin yazılar yazmıştır.

Binlerce yayınlanmış makalesi yanında kitap halinde yayımlanmış bilimsel ve siyasi eserleri vardır. Bunların bazıları şunlardır : Şii mezhebi ve Menbaları, İslama Göre ve İslamda Kadın, Üç Medeniyet, Hindistan ve İngiltere, Serbest İnsanlar Ülkesinde, Devlet ve Fert, Ben Neyim, Serbest Fırka Hatıraları, İhtilal mi Inkılap mı, Gönülsüz Olmaz, Türk Hukuk Tarihi, Türk Teşkilat-ı Esasiye(Anayasa) Hukuku, İran ve İnkılabı, Kropotkin’den Etika adlı çevirisi.

Yazılarında ve siyasal yaşamında Batı uygarlığının tamamen benimsenmesini, Türkçülüğü ve liberal düşünceyi savunan Ağaoğlu’nun toplumsal ve siyasal düşüncesi yaşamının çeşitli dönemlerinde vurguları değişerek İslam, Batıcılık ve Türkçülük gibi üç ana çizgide gelişmiştir. Bu üç çizgi içinde belirleyici olan ve öteki alanlardaki düşüncelerini de etkileyen yönelim Batıcılıktır. Ağaoğlu için batıcılık, liberal düşünce ve özellikle birey özgürlüğü ile eşanlamlıdır.

Ağaoğlu’nun Fransa’da bulunduğu yıllar onun özelllikle Fransız Devrimi’nin getirdiği düşüncelere yakınlaşmasına, Batı’nın liberal kavram ve değerlerini incelemesine olanak vermiştir. İslama bakışındaki reformcu ve laik eğitim ile Türkçülük, anlayışındaki demokratik vurgu Batı’ya ilişkin temel kavrayışının türevleridir.

Kaynaklar

-Ağaoğlu Ahmet, Babamın Arkadaşları, 3.Baskı (ilavelerle), Baha Matbaası, 1969.

-Giritli İsmet, Günümüzde Haberleşme, der Yayınları, İstanbul, 1988.

-İnuğur Nuri, Türk Basınında İz Bırakanlar, Der Yayınları, İstanbul, 1988.

-Onar Sıdık Sami, Atatürk ve Çevresi, İstanbul Üniversitesi Atatürk devrimleri Araştırma Enstitüsü Yayınları, No.1 Sermet Matbaası, İstanbul, 1974.

*Prof.Dr/İletişim Akademisyeni

Bu makale Yeni Forum Dergisi’nin Nisan/Mayıs 1997 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Vs 28.Dergi/Medya Röportaj/ÜÇÜNCÜ SAYFA

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu / Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi

Vs.: Üçüncü sayfa haberi tanımı nedir?


Töre ve namus cinayetleri, dolandırıcılık, aile içi şiddet, trafik, cinsel (ensest, pedofili, tecavüz), cinayet, fuhuş, hırsızlık, kız kaçırma, kan davası, gasp, uyuşturucu ve çocuk suçları gibi gazetelerin üçüncü sayfasında yer veren haberlere üçüncü sayfa haberi denir.
Vs.: Sizce Türk medyasında yer alan üçüncü sayfa haberleri bu tanıma uyuyor mu?
Uyuyor. Üçüncü sayfalar “insan köpeği ısırırsa haber ama köpek insanı ısırırsa haber değildir” düşüncesini pekiştiren sayfadır. Zeki Demirkubuz`un “Üçüncü Sayfa” filminin katalogunda yer alan “Üçüncü Sayfa, kaybetmeye mahkum birinin dramatik portresi” cümlesi gerçekten Türk medyasında yer alan üçüncü sayfa haberlerini güzel açıklıyor.
Vs.: Üçüncü sayfa haberlerine okuyucuların ilgisi ne düzeyde?

Okuyucular istiyor ancak okuyucular istiyor diye bu haberleri veremezsiniz. Sosyal sorumluluk anlayışının temelindeki en önemli unsur kamu merakı değil, kamu çıkarıdır.
Vs.: Sizce üçüncü sayfa haberlerinde yaşanan gerçekler okuyucuya ne kadar nesnel, ne kadar müdahalesiz aktarılıyor?

Medyanın, anlamın toplumsal inşasında ideolojik bir işlevi vardır: bu bağlamda üçüncü sayfa haberlerinde adeta suç yoksulluk ile özdeşleştirilmekte, dramatizasyon, normalleştirme, bireyselleştirme ve ötekileştirme suretiyle kendi gündemini yaratma vurgulanarak özellikle ahlak ağırlıklı kültürel kodlar ön plana çıkarılmakta. Böylece medya kendi gerçekliğini süreklilik içerisinde üretmekte.

Vs.: Türk medyasının üçüncü sayfa haberlerinde kadına yaklaşımı ne boyutta?

Medyada kadının yanlış ve eksik temsil edilme sorunu yalnız ülkemize has bir sorun değil, evrensel bir konu. Kadının bilinçlenmesi ve haklarının kazanabilmesi için aile içi ilişkilerden eğitim sistemine, iş yerlerindeki erkek egemen bakıştan dine ve aynı bakış açısına sahip siyasete kadar her şey yeniden yapılanmalıdır. Bunu yaparlarken de özellikle gazeteciler kadın duyarlılıklarını askıya almamalıdır. Bir önemli husus da bu konudaki bilimsel araştırmaların yapılma zorunluluğu. Bu araştırmalarla durumun vahameti idrak edilebilir.
Vs.: Kitle iletişim araçlarının tarafsız yayın ilkelerini, en net şekilde gazetelerin üçüncü sayfalarında göz ardı ettiği eleştirisinde ne kadar gerçeklik payı var?

Bence buna verilebilecek en doğru yanıt; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Gazetecinin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi olacak. Gazetecinin Hak ve Sorumluluk Bildirgesine ek olarak yer alan “Gazetecinin Davranış Kuralları’nın”; Sağlık, Kimlik veya Özel Durum, Cinsel Saldırılar, Çocuk ve Yargı alt bölümlerini okuyup bir de gazetelerimizin üçüncü sayfalarına göz attığınızda bu eleştirinin gerçeklik payı olup olmadığını net bir biçimde görebilirsiniz.
Şiddet sıradanlaştırılıyor
Araştırmalar, şiddet haberlerinin şiddeti olgunlaştırarak sıradanlaştırdığını böylelikle toplumlarda tehdit unsuru oluşturduklarını ortaya koyuyor. Ama bu şiddet haberlerinin verilmemesi gerektiği biçiminde algılanmamalı. Sorun veriliş biçimiyle ilgili, medyada belirli kesimlerin temsil edilmeme sorunuyla da karşılaşıyoruz. Kadınlar, çocuklar, eşcinseller medyada temsil edilmiyorlar ya da yanlış (sadece fail veya kurban olarak) temsil ediliyorlar. “Tinerci çocuk”, “suçlu çocuk” türünden haksız haber başlıkları kullanılıyor, halbuki bu çocuklar suça itilmiş çocuklar, medya dili tekrar gözden geçirilmeli.
14.01.2009

Yunan Medyası ve `Öğrenci İntifadası`

Yunan medyasının haber vermedeki tarafgir ve yavaş temposu, sokağa dökülen ve tepkilerini zaten çoktan ortaya koyan kalabalığın, umutsuzluk, kızgınlık, öfke duygularıyla empati kurmasını olanaksızlaştırdı. Kısacası toplumdaki hızlı haber akışı, medyanın haber akışını faka bastırdı.


6 Aralık 2008 günü, 15 yaşındaki öğrenci Alexandros-Andreas(Alexis Gregoropoulos’u bir polisin öldürmesiyle başlayan olaylar Atina’dan sonra Selanik,İyonya,Herakliyon, ve Patras’a da sıçramış,400’ü aşkın kişi tutuklanmış ve 100 kişiden fazlası da yaralanmıştı.Başbakan Karamanlis`in çocuğunu kaybeden aileye başsağlığı dilemesi, sorumlu iki polisin gözaltına alınması, kızgın kalabalığın öfkesini dindiremedi.
Polisin, tanıkların ve Uluslararası Af Örgütü’nün ifadeleri birbirleriyle çelişen türdendi. Polis, 20-30 kişilik genç grubun kendilerine saldırdığını, kurşunun sekmesi sonucu çocuğun öldüğünü iddia ederken, Uluslararası Af Örgütü, aralarında söz dalaşına giren polis ve gençler arasında çıkan kavga sonucu, Alexis’in polis tarafından öldürüldüğünü açıklıyordu.
Atina ve Selanik’teki üniversite olaylarının dışında, Patras’da, Belediye Başkanı’nın bile teyit etmek zorunda kaldığı bir durum yaşandı: Medya ısrarlı biçimde, polisle dayanışma içinde olan aşırı sağcı ve neo-nazi grup üyelerini, mülklerini korumaya çalışan sıradan esnaf gibi göstermeye çalıştı.Aslında bu kişiler ellerinde sopa ve bıçaklarla, protestocu avına çıkmışlardı.
Eleştirilerden biri de, medyanın, polisin ve hükümetin isteği doğrultusunda, kamuoyunu adeta protestocuların aleyhine döndürmek üzere haberler yaptığı yönündeydi.
Bir başka eleştiri de, medyanın olaya karışanlara “aşırı-solcu”,”anarşist” yaftası yapıştırmasıydı.Fakir, zengin, serseri, her türden gencin oluşturduğu bu gruplara “anarşist” etiketi takmak önyargılı haberciliğin tipik bir örneğiydi. Medya hiçbir görüntüye yer vermeden “anarşist”’lerin iş yerleri ve dükkanları yaktıklarını söylemekle yetiniyordu.Halbuki saldırıların en çok banka, hükümet binaları(bakanlıklar) ile çok uluslu ve büyük şirketlere yapıldığı gelen haberler arasındaydı.
Saat 21.03’de patlak veren olay, 21.30’da anarşistlerin ve aşırı-solcuların propagandacısı olmakla suçlanan Greek Indymedia sitesinden duyuruldu. Hatta sitenin “Ölü İçin İntikam”, “Polis Şimdi Bunu Ödemeli””Herkes Sokaklara Dökülsün” türünden mesajlar yayınladığı gerekçesiyle, “Yunan Vatandaşlar Koalisyonu”’, “Indymedia’ı Durdurun” kampanyasını başlattı.
Televizyon ve radyo kanalları olayları ancak isyancılar sokaklara döküldükten sonra öğrenebildiler.Gece geç baskıya giren birkaç spor gazetesi dışında, ertesi gün bile günlük gazetelerde protestolar ile ilgili hiç bir haber yayımlanmadı. Çok hızlı mobilize olan gruplar polis aleyhinde internet ve sms aracılığıyla eylem çağrısında bulundular.
Ana akım medya olaylara asgari ölçüde yer verirken, yerel medya ve alternatif medya, özellikle de “Twitter” (genellikle bloglarda kullanılan anlık ileti sistemi) üyesi kullanıcıları an ve an olayları takip edip hızlı bilgi paylaşımı olanaklarını çok başarılı biçimde kullandılar.
Yunan Radyo TV Ulusal Konseyi’nin “Son olayları yayınlamak, yayıncılık yasalarını ihlal etmek tehlikesini doğurur” uyarısı da zaten sansür ve oto-sansür habercisiydi.
Ekonomik sıkıntı ve skandallarla baş etmeye çalışan muhafazakar hükümet ülkedeki durumdan çok tedirgin. Ekonomik krizin, zaten var olan işsizlik, hükümete olan güvensizlik, sağlık ve eğitim hizmetleri ile ilgili sorunları tetiklemesinin yanı sıra, günlük gazete Eleutherotupia’nın ortaya attığı “Yunan polis karakollarında veya hapiste haftada ortalama bir kişi gözaltında iken öldürülüyor” iddiası da, demokrasinin ana vatanı olan Yunanistan’ın içinde bulunduğu durumun karmaşıklığını gözler önüne seriyor.1985 yılında benzer bir olay sonrası gençler ve polis arasında adeta “kan davası”na dönüşen bir süreç başlamıştı.
Bu son olaylarda da hükümet ve polis başarısız bir performans izledi, ancak Yunan medyasının da onlara bu konuda eşlik ettiği söylenebilir. Yunan medyasının haber vermedeki tarafgir ve yavaş temposu, sokağa dökülen ve tepkilerini zaten çoktan ortaya koyan kalabalığın, umutsuzluk, kızgınlık, öfke duygularıyla empati kurmasını olanaksızlaştırdı. Kısacası toplumdaki hızlı haber akışı, medyanın haber akışını faka bastırdı.

  • Prof.Dr./Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

06-01-2009, Salı
Jurnal.NET

Medyada kadının adı yok, ödülü var..

İLAD İletişim Araştırmaları Derneği ve ANKA Ajansı tarafından bu yılın Ekim ayından itibaren her yıl beş kadın gazeteciye verilecek Müşerref Hekimoğlu Ödülleri bir panelle tanıtıldı. Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşen panelde geçmişten günümüze medyada kadın gazetecilerin yaşadığı sorunlar tartışılırken kadınların karar alama sürecinde daha fazla yer alması gerektiği vurgulandı


GSÜ-HA (İstanbul) İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) ve ANKA Ajansı geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan gazeteci Müşerref Hekimoğlu’nun adını kadın gazetecilere verilecek ödüllerle yaşatmaya karar verdi. Her yıl iki kurumun belirleyeceği seçici kurul tarafından değerlendirilip Hekimoğlu’nun ölüm yıldönümü olan 10 Ekim’de verilecek ödüller « Siyasal-sosyal, kültür-sanat, çevre-eğitim, sağlık ve röportaj » olmak üzere toplam beş kategoriden oluşuyor. Ödüllerin tanıtımı için İLAD ve ANKA Ajansi Galatasaray Üniversitesi’nde bir panel düzenledi. Akademisyen, öğrenci ve gazeteciler olmak üzere kadınların daha fazla ilgi gösterdikleri panelde medyada erkek egemen bakış açısının yarattığı sorunlar ve kadınların karar alma süreçlerinden nasıl dışlandıkları tartışıldı.
‘Geçmişten Günümüze Kadın Gazeteciler’ başlıklı panelin açılış konuşmasını yapan Galatasaray Üniveristesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof.. Özden Cankaya ANKA Ajansı ve İLAD’ın ortaklaşa düzenledikleri Müşerref Hemioğlu Gazetecilik ödüllerinin açıklamasını yapmak için bu paneli gerçekleştirdiklerini ifade etti. “Müşerref Hekimoğlu basın tarihimizde devrimci düşünceleri, eşitlikçi ve özgürlükçü tutumuyla örnek alınacak bir gazetecidir ve onun adına verilen bu ödülü çok önemsiyoruz” diyen Prof. Cankaya içinde bulunduğumuz dönemde cumhuriyet değerlerini yansıtan kadın gazetecilere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Panelin yöneticiliğini yapan İLAD Başkanı Hıfzı Topuz Müşerref Hekimoğlu ile tanışmalarını anlatarak başladığı konuşmasında Hekimoğlu’nun gazetecilik ve sosyal yaşamına dair anekdotlar getirdi.
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof.Yasemin İnceoğlu Tanzimat’tan günümüze kadın gazetecilerin serüvenlerini anlattığı konuşmasında medyada çalışan kadınlara yönelik araştırmalardan örnekler verdi. Kadınların kendi sorunlarını yeteri kadar sorgulamadıklarını belirten Prof. İnceoğlu, medyada erkek egemen bakış açısından kurtulabilmek için erkeklerin de düşünce yapılarını değişmesi gerektiğini ifade etti.
Yaşayan en deneyimli kadın gazetecilerden biri olan Prof. .Nermin Abadan Unat İkinci Dünya Savaşı yıllarında gazeteciliğe başlama sürecini anlattı. Unat, Müşerref Hekimoğlu’yla dostluklarını ve onun gazetecilik mesleğine bağlılığını vurgularken Hekimoğlu’nun hastalığının en ağır dönemlerinde bile yazı yazmaktan vazgeçmediğini ifade etti. Müşerrref Hekimoğlu ödüllerinin önemine de değinen Unat gazetecilere verilecek ödülün elbette ki porselenden bir Anka kuşu olacağını söyledi.
Türk medyasının 40 yaş üstü kadınlara tahammülü yok
Genel yayın yönetmenliğine yükselen ilk kadın gazeteci Nurcan Akad ise Hekimoğlu’nun Türk medyasında her kademede kadın gazetecilerin yaşadıkları sorunlara değindi. Yaşanan sorunları « Türk medyası kadın-erkek eşitliğinin ihlal edildiği, cinsiyet ayrımcılığının yapıldığı bir alandır » şeklinde betimleyen Akad sözlerini « Medyada gerek gazetecilik yapan gerekse habere konu olan kadına erkek egemen bakış açısıyla yaklaşılır ve Türk medyası 40 yaşını geçmiş kadınlara tahammül edemez » diye sürdürdü.. ‘Türkiye’de bir kadın genel yayın yönetmenliği konumuna ancak 21. yüzyılda ulaşmıştır’ diyen Akad, gerek Hürriyet Gazetesi’ndeki yazı işleri müdürlüğü gerekse Akşam gazetesindeki genel yayın yönetmeniliği sürecinde erkek meslektaşlarına karşı mücadele vermek zorunda kaldığını anlattı. Medyada yönetici pozisyonuna gelebilecek kadın gazetecilerin kriz bahanesiyle tasfiye edildiğini, onların yerine sabun köpüğü haberler yapan meslektaşlarının vitrine konulduğunu ve teşvik edildiğini söyleyen Akad medyadaki egemen erkek bakışı sorununun kadınların karar alma sürecinde daha fazla bulunmaları ile çözülebileceğini ifade etti.
Panelin ardından Serbest Kürsü bölümünde Altan Öymen, 1972 yılında kurmuş olduğu ANKA Ajansı’nı beş yıl sonra Müşerref Hekimoğlu’na devrettiğini ve Hekimoğlu’nun 28 yıl bu ajansı başarı ile yönettiğini söyledi. Öymen, Hekimoğlu’nun gazeteciliği bir yaşam biçimi olarak gördüğünü ve bu yönüyle kadın gazetecilere örnek olduğunu belirtirken kendisi adına verilen bu ödüllerin kadın gazeteciler aleyhindeki ayrımcılığı biraz olsun hafifleteceğini ifade etti.
Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Füsun Özbilgen ise Hekimoğlu ile zaman zaman tartışmalı bir süreçte ilerleyen dostluğunu ve gazeteciliğa başladığı yıllarda “17 yıl dişi sinek giremedi “ diye nitelenen Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda göreve başlama sürecini anlattı. Bu sürecin sonunda ise Türkiye’nin ilk kadın yazı işleri müdürü olduğunu belirtti. Kadınların karar alma süreçlerinden dışlandığını belirten Özbilgen çabuk pes etmemek gerektiğini söyledi.
Kadın gazetecilere Müşerref Hekimoğlu Ödülü
Müşerref Hekimoğlu , meslek yaşamında, bağımsızlık, eşitlik ve özgürlük değerlerini ve cumhuriyetin devrimci ilkelerini savunan, gazetecilikte temel işlevin “haber” ve “bilgilendirme” olduğuna inanan, haberde “doğruluk ve tarafsızlık” kaygısını her şeyin önünde tutan, sorgulayıcı gazeteciliği yaşam biçimi haline getiren ve toplumdaki çeşitliliği anlamaya çalışan bir çizgide ilerlemişti.
Yazılı basında “Haber ve Röportaj” alanında, bu ilkelere uyan kadın gazetecilerin haber ve röportajlarını ödüllendirerek Müşerref Hekimoğlu’nun adını yaşatmak amacıyla basın ödülleri oluşturuldu.
Ödüller:
A- Haber:
a) Siyasal – sosyal
b) Kültür Sanat
c) Çevre Eğitim
d) Sağlık
B- Röportaj
olarak 5 kişiye verilecek.
Haberde 4 dalda 4 kadın gazeteciye ve röportajda 1 kadın gazeteciye olmak üzere her yıl toplam 5 kadın gazeteci Müşerref Hekimoğlu Basın Ödülü alacak.
Ödül için, Müşerref Hekimoğlu’nun yıllarca başkanlığını yaptığı ANKA Ajansı ve İLAD (İletişim Araştırmaları Derneği) tarafından kurumsal bir anlayışla oluşturulan Seçici Kurul değerlendirme yapacak ve ödüller her yıl Müşerref Hekimoğlu’nun ölüm günü olan 10 Ekim tarihinde açıklanacak.
Ödüllerin parasal değeri her yıl yeniden belirlenecek ve manevi niteliği ise Müşerref Hekimoğlu ödülleri için özel olarak imal ettirilecek Anka Kuşu formunda bir seramik eser ile temsil edilecek.
Müşerref Hekimoğlu ödülü için aday olacak kadın gazeteciler, ödül yönetmeliğindeki koşullara göre 1 Eylül saat 17.00’ye kadar başvuruda bulunabilecekler ya da kurumları onlar adına başvuru yapabilecek.
05.05.2005

Gazete Yeditepe’de söyleşi

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu:
“Ben şahsen ders kitaplarının bir tür “kamu hizmeti” gördüklerini düşünüyorum. Benim için önemli olan ders kitabımın öğrenciye ulaşması ve ondan mümkün mertebe faydalanmaları.”


Akademisyenlerin yazdıkları kitaplarda alıntılar genelde yabancı kaynak ağırlıklı. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Benim uzmanlık alanım medya. Uluslararası medya üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla yabancı kaynak kullanmam gerekir.Yabancı dil sorunu yaşayan, kısıtlı Türkçe kaynaklar çerçevesinde üretim yapan akademisyenler var, kanımca günümüzde bir akademisyenin bir değil, iki hatta üç dil bilmesi gerekir.

Kitaplarınızı yazarken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Ben her akademisyenin imkanları çerçevesinde yurtdışında bizzat yerine gidip araştırma yapmasından yanayım. O ülkenin medyasını araştırıyorsan eğer, o ülkenin üniversitelerine, kütüphanelerine, seminerlerine katılmalısın. Ben açıkçası “Uluslararası Medya” kitabımı böyle yazdım. Japonya ya da Çin’e gitmedim ama ABD, Macaristan, İngiltere ve Fransa’ya giderek orada araştırmalar yaptım. Kaynakça bölümünde tabii bir sistematik içerisinde ulaşabileceğin daha doğrusu ulaşman gereken her türlü kaynağa ulaşıyorsun.

Alıntılar bazen internetten oluyor ve denetim çok zor. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben internetten kaynak kullanımını sevmiyorum, açıkçası bilimsel çalışmanın internetten hazırlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Burada kesinlikle İnternetten faydalanmayın demek yanlış olur, bazen öyle bir kaynağa ulaşabilirsiniz ki başka yerde bulamayacağınız bir kaynaktır. Ama sırf internetten ‘kopyala-yapıştır’ olmaz. Ben hala kitabın sayfalarını çevirirken çıkan o sesi sevenlerdenim. Benim kitaplarımda internetten alınan çok az sayıda alıntı var.

Kaynak göstermeden, ortaya çıkan eseri kendilerininmiş gibi gösteren meslektaşlarınız var. Meslek etiği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu.

Meslek ahlakıyla tabii ki bağdaşmıyor. Ben tanımıyorum, bilmek de istemiyorum bu insanları. Etik dışı, meslek için üzücü bir durum. Bu meslek, vicdani yükümlülük gerektiren bir meslek dolayısıyla bu işe soyunmuş birinin buna uygun davranması gerekir.

Kitabın yazım aşamasından yayımına kadar sistem nasıl işliyor?
Doçentlik kriterlerine göre yeni bir puantaj sistemi geldi. Bu doçentlik kriterlerine göre kitabınızın tanınmış bir yayınevinden çıkması gerekiyor. Eskiden doktora tezi gibi doçentlik tezi yazılıyordu. Jüri tamam derse doçentlik titri alıyordun ardından kitabını yayımlatıyordun. Yayınevi önce sana kitabını kaç öğrenciye satabileceğini, yani öğrenci adedini sorar. Bunlar genellikle ders kitapları basan yayınevleridir. Doktora veya doçentlik sonrası tez formatındaki kitapları 80-100 adedi aşmamak üzere telif ücreti vermeden basıyorlar. Ancak kitabının yayımlanması doçentlik titrinin alınacağına dair bir gösterge değildir. Kitabın olmasına rağmen doçentlik sınavından kalabiliyorsun. Örnekleri var, iki üç kitabı olup da kalanlar var. Nitelik çok önemli ve Türk bilim yaşantısına getirdiği katkı. Eğer o alanda ilk örneği ise ve o örneği güzel bir şekilde belirli bir kuramsal çerçeve içinde yapılıyorsa, öğrenciler bundan faydalanıyorsa, dağarcığını genişletiyorsa o zaman yapılan üretim amacına ulaşmış demektir. Ders kitabı sahibi olan bir kişinin “İki bin üç bin basacağım, şu kadar zamanda tüketeceğim” diye bir iddiası olamaz. Ben şahsen ders kitaplarını bir tür “kamu hizmeti” olarak düşünüyorum.

Bu sistem sizi yayıneviyle ve onun patronuyla karşı karşıya getiriyor.

Haksızlıklar oluyor, olmuyor değil. Bu da yayınevinin etik anlayışıyla ilgili.Bazı yayınevleri bastıkları kitap sayısını az söyleyip ona göre düşük ücret verebiliyor,ya da kitap tükenip yeni baskıyı sizden habersiz yapabiliyor. Ancak, bu tür yayınevleri piyasada tutunamazlar zira bu işi kaliteli rekabet içinde profesyonelce yapanların sayıları son yıllarda artmaya başladı.

Sizin de belirttiğiniz gibi kamu hizmeti yapmak amacıyla üretilen bir kitabın üniversitelerin dört duvarı arasından çıkıp insanların anlayacağı bir şekilde onlara da ulaşması gerekmez mi?
Kitabın dağıtımı ve ulaşması açısından bir sorun yok burada. Sıradan insanımızın kitap okuma alışkanlığı yok ki ders kitabını alıp okusun. Gazete okuma alışkanlığı bile yok. Biz halen kentleşme sürecini tamamlayamamış bir toplumuz. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş sürecini henüz tamamlayamadık. Kaç kişi merak edecek ki ABD’deki savaş dönemi medya nasıl? Büyük Britanya’daki medya nasıl? Bana kitabım vasıtasıyla bir çok kişi ulaştı. Mesela ben ne zaman televizyona çıkmışsam bir kitabım gündeme geldiği içindir. Demek ki medyanın ilgisini üreten hocalar çekiyor. Çağrıldığın seminerler, sempozyumlar genelde ürettiklerinle ilgili oluyor. İdil Bulut Yeditepe Ünv. İletişim Fak. Gazetecilik Böl.06.05.2005

1. Uluslararası Medya Okuryazarlığı Konferansı

09.00 Kayıt

09.30 Açılış Konuşmaları

Melda Cinman (Şimşek)
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı
İletişim Fakülteleri Dekanları


Orhan Erinç
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı

Zakir Avşar
RTÜK Başkan Yardımcısı

Cengiz Karakaşoğlu
RTÜK İstanbul Bölge Müdürlüğü

Kahve Arası

10.30 Çerçeve Sunuşlar

Medya Eğitimi: Medya Çözümlemesi
Hıfzı Topuz
İLAD Genel Başkanı

İletişim Çalışmalarında Yeni Bir Alan:
Medya Okuryazarlığı
Yasemin G. İnceoğlu
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

Medya Okuryazarlığı Neden Gerekli?
Gülden Treske
RTÜK Temsilcisi

Yemek Arası

14.00 I. Panel: Medya Okuryazarlığı Kavramının

Doğuşu ve Gelişimi
Oturum Başkanı: Yasemin Giritli İnceoğlu
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

Avrupa Birliği’nde Medya Okuryazarlığı
Cem Pekman
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Avrupa Birliği Çevre Politikalarında
Katılım Hakkı: Aarhus Sözleşmesi
Çağdaş Ceyhan

Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi
Medya Okuryazarlığı Alanının Doğuşu
Ece Algan
Iowa Üniversitesi İletişim Çalışmaları Bölümü

Eleştirel Yurttaşı Oluşturma Çabası Olarak
Medya Okuryazarlığı
Oya Şakı Aydın, Zeliha Hepkon
İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi

Şenlik Etkinlikleri

24 Mayıs Salı

09.30

II. Panel: Medya Eğitimi Ve Okuryazarlığı
Oturum Başkanı: Esra Biryıldız
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Medya Okuryazarlığı Eğitiminde Temel
Kavramlar ve Uygulama Örnekleri
Mutlu Binark
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi

Gazetecilik Öğrencilerini Medya
Okuryazarlığı ile Tanıştırmak:
“Haberi Okumak” Dersi Deneyimi
Mine Gencel Bek
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Medya Okuryazarlığı ve Yetişkin Eğitimi
Bahire Efe Özad
Doğu Akdeniz Üniversitesi

Medya Okuryazarlığı ve Çocuk Eğitimi
Ülfet Kutoğlu
Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi

BRT Çocuk Programlarının Yurttaşlık
Eğitimine Katkısı: Eğitim- Medya İlişkisi
Özlem Salman Günalp
Lefke Avrupa Üniversitesi İletişim Fakültesi

Kahve Arası

12.00

III. Panel: Yerellik-Ulusallık
Oturum Başkanı: Filiz Balta Peltekoğlu
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Etkin Bir Medya Okuryazarlığı için Yerel
Olanaklar ya da Olanaksızlıklar
Derya Nacaroğlu
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Konya’da Yerel Gazete Okuma ve Yerel
Televizyon İzleme Davranışları
Büyyamin Ayhan
Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi

Ankara’daki Haber Muhabirlerinin
Tekelleşmenin Sonuçlarına Yönelik Değerlendirmeleri
Ömer Özer
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi

Şenlik Etkinlikleri

25 Mayıs Çarşamba

09.30

IV. Panel: Kültürün Görüntüsü -Görüntünün Kültürü
Oturum Başkanı: Nurçay Türkoğlu
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Medya Okuryazarlığı: Erişim Sorunu,
Görsellik ve Sansasyonel
Nilgün Tutal Cheviron
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

Görüntü ve Etnografik Anlatım
Erol Nezih Orhon
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi

Televizyon ve Gazete Haberlerinde
Toplumsal Gösterilerde Temsiller:
Bir Medya Okuryazarlığı Çalışması
Yurdagül Bezirgan Arar
Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi

Televizyonun Gücü: Kültürel Kodlar’dan
Kültürel Şoklar’a
Hülya Yengin, Banu Nihal İçağasıoğlu, Özge Uluğ
Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi
Nebahat Akgün Çomak
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi
Safiye Kırlar Barokas, İnci Çağlayan
İstanbul Kültür Üniversitesi
Fatma Kamiloğlu
Piyasa Araştırmaları Uzmanı

Kahve Arası

12.00

V. Panel: Yeni Ortamlarda Yeni Gereksinimler
Oturum Başkanı: Özden Cankaya
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

Reklamlar Aracılığı ile Değişen Genç
Ebeveyn Kimlikleri
Kübra Karaosmanoğlu, Oya Dinçer Durmuş
Muğla Üniversitesi Meslek Yüksekokulu

Bireyin Yanıltıcı Bilgiden Korunması:
Yanıltıcı Reklamların Tüketici Üzerindeki
Etkileri
E. Eda Balkaş
Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi

İnternet Okuryazarlığı ve Dijital Uçurum
Selva Ersöz, Pınar Seden Meral
Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi

Sağlık Bilincinin Oluşturulmasında
Medya Okuryazarlığının Önemi
İnci Çınarlı, Elgiz Yılmaz
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi

Şenlik Etkinlikleri

14.00

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Oturum Başkanlarının Değerlendirmeleri

Okuryazarlıktan Medya Okuryazarlığına:
Şifrelerin Ortaklığını Aramak
Nurçay Türkoğlu
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Türkiye’de Medyanın Dönüşümü ve
Medya Okuryazarlığı Zemini
Beybin Kejanlıoğlu
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

06.05.2005

Tarihle Yüzleşmek

Medyada eşzamanlı yayına giren 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili diziler okurlarda merak uyandırdı. İletişim bilimci Prof. Yasemin İnceoğlu’na göre ‘vatanseverlik’ ile karşıt duruş iyi ayarlanmalı

Derya Sazak


Milliyet Gazetesi / 12.09.2005

Yakın tarihin karanlık ve ‘utanç verici’ sayfalarından biri olan ‘6-7 Eylül olayları’nın 50. yıldönümü nedeniyle anılar canlandı, medya üzerinden geniş çaplı bir yüzleşmeye gidildi.
Milliyet dahil pek çok gazetede dizi yazılar yayımlandı.
Selanik’te ‘Atatürk’ün evinin bombalanması’ haberi üzerine başlayan yağmalama olayları sonucu İstiklâl Caddesi, Taksim ve Beyoğlu’ndaki Rum, Ermeni ve Musevi azınlıklara ait evler, işyerleri tahrip edilmişti. Doğma büyüme İstanbullu olan insanlar linç edilmekten güçlükte kurtuldular ve korkudan göç ettiler.
Geçmişin ‘travma’larıyla baş etmeye çalışırken ‘siyah beyaz’ fotoğraflardaki öfkeli yüzlere Gemlik’te, Bozüyük’te, Siirt’te hafta boyunca yaşanan olaylarda rastlamak 2005 Türkiye’sinde hak etmediğimiz görüntülerdir. Bu bağlamda 6-7 Eylül sergisine yönelik saldırı da trajiktir.
Medyanın ikilemi burada başlıyor: Küllenmeye yüz tutmuş anılarla, güncel olaylar arasındaki dengeyi tutturmak!

Sorumluluk çıtası
Toplumbilimciler ve iletişimcilerin ortak fikri, ‘yüzleşme geleceğimiz için.’ Daha iyi bir gelecek; geçmişle yüzleşmek, sorgulamak ve yok saymamakla mümkün. Hoşgörüye giden yolda yaşananları unutmamak gerekiyor. Ancak tarihi yargılarken toplumsalGerilimden kaçınmak gerekiyor. Sorumluluk çıtası yüksek tutulmalı. Geçmişteki olaylar verilirken ‘güncel’ bilgilendirmeler de eksiksiz yerine getirilmeli.
Medyada eşzamanlı yayına giren ‘6-7 Eylül kampanyası’ kimi okurlarımızın dikkatini çekmiş. Sezai Durmuş, ‘Düğmeye basılmış’ gibi yapılan yayınları merak ediyor. ‘Komplo teorisi’ üretmeye gerek yok! 25 yıl, 50 yıl gibi zaman aralıklarında tarihi yeni tanıklıklar altında canlandırmak, sorgulamak yayıncılık geleneğidir. 12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili tartışmaları da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Bu hafta ‘İmralı yürüyüşü’ nedeniyle Kürt hareketinin sokağa taşması 6-7 Eylül duyarlılığını da artırdı.
Aynur Baradan adlı okurumuz da şöyle tepki göstermiş: “Keşke 6-7 Eylül olaylarında gösterdiğiniz duyarlılığı Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin başına gelen felaketlerle kıyaslayarak yazsaydınız. Evet 6-7 Eylül olaylarını tasvip etmek doğru değil ama ya bizim geçmişte ve şimdi yaşadıklarımız?”

İnceoğlu’nun yorumu
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, 6-7 Eylül’e ilişkin yayınları Milliyet Okur Temsilcisi’ne değerlendirdi: “Medyanın dördüncü güç olarak en önemli görevinin gerçekleri çarpıtmadan, eksik bilgilendirmeden kaçınarak, nesnellik ölçütüne sadık kalarak haber vermek olduğu herkesçe bilinmektedir. Ancak bazı özel ve sorunlu durumlarda, (savaş dönemi, toplumsal olaylar, vs. ) medya bu görevinden zaman zaman istemeden de olsa uzaklaşır.
Her millet tarihiyle yüzleşirken şüphesiz medyasını devreye sokmak zorundadır. Ancak medyanın görevlerinden biri ‘vatanperverlik’ sergilemek olmadığı kadar, bunun karşıtı bir durum sergilemek de olmamalıdır. 6-7 Eylül olaylarının 50. yılı dolayısıyla bazı gazetelerde çıkan yazı ve yorumlarda, bu hususun göz ardı edildiği anlaşılmakta ve ‘yağma’ niyetiyle başlatılmadığı halde, kamu otoritelerinin önlem almaması yüzünden, yağmaya dönüşen bu olayları, bir kısım basının bir ‘katliam’ ve adeta bir ‘barbarlık’ olayına dönüştürdüğünü görmekteyiz.
Bazı gazeteler ise kendi yayın politikalarını olumlayan türden yazılara ve yazarların fikirlerine yer verirlerken, ‘öteki’yi görmezden geldiler, tarafgir bir tutum sergilediler.”15.09.2005

Yüz ve Astar

Özdemir İNCE

Hürriyet Gazetesi

İNSANLARIN artık kafası atmaya başladı. ‘Etrak-ı bi idrak’ (‘İdraksiz, akılsız Türkler’) muamelesine artık insanlar ‘Yeter!’ demeye başladılar. Benim zaten yıllar önce kafam atmıştı. ‘Biraz da Yüzleşelim’ yazılarımda tanık kitaplardan alıntılar yaparak gerçeğin bir başka yüzünü gösterdiğim için kimileri beni ‘Kürt düşmanı!’ ilan ettiler. Tarihle sadece neden ben yüzleşeyim, biraz da başkaları yüzleşsin. Değil mi? Fransız, İngiliz, Amerikalı yüzleşmeyecek, Ermeni, Yunan-Rum, Arap yüzleşmeyecek, ayrılıkçı Kürt yüzleşmeyecek sadece Osmanlı’nın ‘İdraksiz Türk’ü yüzleşecek.


MEDYANIN GÖREVİ

Milliyet’in okur temsilcisi Derya Sazak, 12 Eylül tarihli gazetede bir okurun iletisine yer vermiş. Aynur Baradan, ‘Keşke 6-7 Eylül olaylarına gösterdiğiniz duyarlığı Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin başına gelen felaketlerle kıyaslayarak yazsaydınız. Evet 6-7 Eylül olaylarını tasvip etmek doğru değil ama ya bizim geçmişte ve şimdi yaşadıklarımız’ diyor.
Okur Temsilcisi Sazak, bu durumu Galatasaray İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu’nun değerlendirmesini istemiş:
‘Medyanın dördüncü güç olarak en önemli görevinin gerçekleri çarpıtmadan, eksik bilgilendirmeden kaçınarak, nesnellik ölçüsüne sadık kalarak haber vermek olduğu herkesçe bilinmektedir. Bazı özel durumlarda (savaş dönemi, toplumsal olaylar, vs.) medya bu görevinden zaman zaman istemeden de olsa uzaklaşır.
Her millet tarihiyle yüzleşirken şüphesiz medyasını devreye sokmak zorundadır. Ancak medyanın görevlerinden biri ‘vatanperverlik’ sergilemek olmadığı kadar, bunun karşıtı bir durum sergilemek de olmamalıdır. 6-7 Eylül olaylarının 50. yılı dolayısıyla bazı gazetelerde çıkan yazı ve yorumlarda, bu hususun göz ardı edildiği anlaşılmakta ve ‘yağma’ niyetiyle başlatılmadığı halde, kamu otoritelerinin önlem almaması yüzünden yağmaya dönüşen bu olayları, bir kısım basının bir ‘katliam’ ve adeta bir ‘barbarlık’ olayına dönüştürdüğünü görmekteyiz.
Bazı gazeteler ise kendi yayın politikalarını olumlayan türden yazıları ve yazarların fikirlerine yer verirken ‘öteki’yi görmezden geldiler, tarafgir bir tutum sergilediler.’

TOPLUMU HASTA EDİYORLAR

6-7 Eylül olaylarını ayrı tutuyorum. Ama insanlar artık Avrupa Birliği’nin, ABD’nin yaptığı ‘İdraksiz Türk’ muamelesinden iyice bunalmışken, aynı aşağılayıcı ‘Vur abalıya’ muamelesini kendi basınından ve yazarlarından görmek karşısında da isyan etmeye başladı. Bu isyanı Gündüz Aktan’da (Radikal, 13.09.05), aynı tarihli Vatan’da Zülfü Livaneli’nin ve Bülent Akarcalı’nın yazılarında da gördüm.
Cumhuriyet’in tarih ve toplumuyla ailesel ve bireysel sorunları olan birkaç marazlı yazarın intikam yazıları, kerameti kendinden menkul tarihçilerin yorumları, toplumu hasta ediyor. Başka halklar için adalet arayanların bunu kendi halkından esirgemesi sapkınlık değilse nedir?
22.09.2005

İslam, özgürlük ve provokasyon

Gündüz Vassaf
İlk Danimarka’nın sıradan bir gazetesinde yayımlanan, Muhammed’in kişiliğinde Müslümanları terörist gibi tasvir eden bir dizi karikatür dünya çapında protesto, ölüm, tutuklama, ekonomik kayıp ve diplomatikGerilimlere sebep olurken, iletişim tarihinde de bir dönüm noktası oldu. Olayda İslam adına hareket edenlerin kışkırtılmaya teşneliği kadar, özgürlük adına hareket edenlerin de provokasyonu söz konusuydu. Bundan böyle medyayı yönlendirenlerin, kendi haber tüketicilerinden de öte, karşılarında hiç beklenmedik bir şekilde her an dünya kamuoyunu bulabileceklerinin bilincinde olmaları kaçınılmaz. Daha duyarlı olup olmayacaklarını zaman gösterecek.


Aşağıda Galatasaray Üniversitesi’nden Yasemin İnceoğlu ile İnci Çınarlı’nın bu konuda, geçenlerde İngiltere’de Westminster Üniversitesi’nde sundukları, ‘Karikatür Krizi ve Uygarlıkların Manipülasyonu’ adlı tebliğilerinin özetini bulacaksınız.*
“Karikatür krizi beraberinde, ifade özgürlüğünün sınırlarını, ahlaki sorumluluğun önemini, medyanın krizi nasıl ele aldığı ve kültürlerarası diyalogdaki rolü gibi pek çok ciddi soruyu da getirdi.
… Karikatürler tarihsel olarak, güçlü grupları küçük düşürmek ve utandırmak amacıyla kullanılan ‘zayıfların silahı’ olurken, zaman zaman , Almanya’da İkinci Dünya Savaşı öncesi Yahudi karşıtı karikatürlerin yayımlanması örneğinde olduğu gibi, güçlünün de silahı olmuştur.
… Van Dijk, manipülasyonu, elit gücün yeniden üretilmesinin söylemsel biçimi olarak tanımlar. Bu anlamda elitler gerçeği kontrol edebildiklerinden güçlüdürler. Böylece bizler, haberlerin ve beraberinde gelen önyargıların yorumlayıcısı olmak yerine pasif alıcısı haline getiriliriz. Karikatür krizinde de, global medya, ifade özgürlüğünü manipülatif amaçla kullanarak istismar eden elit bir güç olmuştur. Sonuç olarak bu tutum, 9/11’in ertesinde ortaya çıkan ‘İslam eşittir terörizm denklemini güçlendirerek, İslamofobiyi beslemektedir’.
… Batı medyasında kimi gazetelerin düşünce özgürlüğü adına dayanışma amacıyla karikatürleri tekrar tekrar yayımlaması, Doğu’ya ifade özgürlüğü ve demokrasi hakkında ders veren, Avrupa merkezci bakış açısını ortaya koymaktadır. Batı medyasının aksine, karikatürleri yayımlamayarak sorumlu bir davranış gösteren Türk medyasının, kamu düzenini koruyarak, izleyicisine herhangi bir provokatif mesaj göndermekten kaçındığını, dini sansasyonun şiddete dönmesini engellediğini söyleyebiliriz.
… Söz konusu 12 karikatürün tekrar tekrar yayımlanması yabancı düşmanlığının tırmanması sonucunu doğurmuş, global medya ‘öteki’ hakkındaki derin cehalet ve önyargıyı manipüle etmiş, ifade özgürlüğünü provokatif bir şekilde bile bile kullanarak kamusal söylem üzerinde imal edilmiş ‘medeniyetler çatışması’nı pekiştirmiştir. ‘Batı’daki Bizler’ ve ‘Doğu’daki Onlar’ kutuplaşmasını güçlendirmek yerine global medya gücünü kültürlerarası diyalog başlatabilmek için kullanmalıdır.”
*Tebliğin tümü için bkz. www.yasemininceoğlu.com
Radikal Gazetesi
28.01.2007